Ebru Tuay Üzümcü: Şiddet davranışı bir acizlik belirtisidir

/
0 Comments

Ebru Tuay Üzümcü

      Modern toplumda yaşayan bireylerin en önemli sorunlarından biri şiddet ve saldırganlık. Üstelik saldırganlık giderek kanıksanıyor ve şiddet olayları üzerine etraflıca düşünülmeden sadece polisiye tedbirlerin artırılmasına önem veriliyor. Bireyin şiddetle ilk tanıştığı ve olumsuz etkilerini üzerinde hissettiği yerde genelde kendi doğup büyüdüğü evi oluyor.
      Psikolog Ebru Tuay Üzümcü ile son yıllarda gündemden düşmeyen bireysel, toplumsal,  aile içi şiddet, nedenleri ve şiddeti önlemede uygulanabilecek yöntemler üzerine konuştuk. 
     Başarılı bir uzmanın gözünden anlaşılır, tekrar tekrar okunması gereken çarpıcı ve aydınlatıcı yanıtlar aldık.
     Bülent EFE


     Aile içi şiddet hayli gündemde son yıllarda… Genelde toplumsal şiddetin arttığı gerçeği mi var, yoksa eskisi gibi kol kırılıp yen içinde kalmıyor mu sizce?

Toplumsal şiddet toplum kültürünün bir ürünüdür. Toplumda anlaşamayan insanlar ne yapar bir bakalım. Kafa mı tutar, anlamaya mı çalışır? Küfür mü eder, soru mu sorar? Anlaşmazlığı ortadan kalkması gereken bir bela olarak mı, yoksa anlaşılması ve  çözüm üretilmesi gereken doğal bir süreç olarak mı algılar? Bu tür soruların cevabı, içinde yaşadığımız kültürün şiddet eğilimini de tanımlar.

Şiddet, karakter eğitiminin yetersizliğinde ya da bazı mental rahatsızlıklarda ortaya çıkar. Mental sorunlar zaten tıbbın konusu. Karakter eğitimi meselesi ise aslında her bireyin sahip çıkması icap eden kişisel bir sorumluluk. Toplumumuzda şiddet vardır. Hatta küfretmek, masaya yumruğunu vurmak, haddini bildirmek, etrafındakilere korku salmak gibi şiddete yataklık eden davranışların kültürdeki kodlamaları olumludur. Yani şiddet beğenilen, özendirilen bir davranıştır. Kol kırılıp yen içinde kalması durumu, çoğunlukla kırılan koldan utanıldığı için değil, cahil kibri neticesinde gelişir.

İçinde bulunduğumuz toplum şiddetten özgürleşmeyi motive eden bir kültür değil.

Aile içi şiddette işlenen cinayetler yüzünden kadınların yaşadıkları ön plana çıkıyor. Erkekleri bu şiddete iten bireysel psikolojik sorunlar mı yoksa derin toplumsal etkiler de söz konusu mu?

Şiddet uygulayan insanların büyük bir çoğunluğu şiddete maruz kalmış insanlardır. Yani bu bir kuşaktan diğerine aktarılan bir davranış mirasıdır. Çocukken kavgaya, şiddete ne kadar tanıklık edersek, beyin o davranışa tanışıklık geliştirir ve artık onu normal algılamaya başlar. “Ne yapacaktık? Asmayalım da besleyelim mi?” gibi söylemler de bu şekilde ortaya çıkar.

Şiddet davranışı bir acizlik belirtisidir. “Çaresizim, duygularımı yönetemiyorum, yaşamımdan sorumluluk alamıyorum” demektir aslında şiddet. Nerede küfreden, yumruğunu sallayan, bağıran, tehdit eden birini görürseniz, o aslında işte bunları söylemektedir.

İşin kötü tarafı kendi davranışının sebebini kendi dışında bir sebeple açıklar: O beni kızdırdı, bu yaptığı saygısızlıktı, o bir başkasıyla görüştüğü için benim namusum kirlendi, benim koyduğum kurala o uymadı gibi sebeplerle aslında kendini bir başkasına kelepçeler. O kendini var edememiş, koşulların ürünü olan metadır adeta. Esirdir ve özgürleşmek ancak anlamaya çalışmaktan, farkındalık geliştirmekten ve öğrenmekten geçer. İçinde bulunduğumuz toplum ise bir önceki soruda açıkladığım nedenler ile şiddetten özgürleşmeyi motive eden bir kültür değil.

Aile içi şiddette çocuklara yönelik saldırganlık pek gün yüzüne çıkmıyor gibi. Çocuklar hem kendilerine hem de ebeveynlerine yönelik şiddetten nasıl etkileniyor?
Ebru Tuay Üzümcü Marmara Üniversite'sinde lisans eğitimi aldı,
 Doğan Cüceloğlu'nun asistanlığını yaptı.  İnsan insana adlı şirketin
kurucularından oldu ve iletişim, etkili yaşam,
takım çalışması gibi konularda seminerler verdi.
Çok kötü etkileniyorlar. Korku, kaygı ve değersizlik en temel duygular oluyor. Büyük bir karmaşa. Şiddeti gösteren ebeveynden nefret ediyor çocuk. Sonra o nefret duygusundan ötürü suçluluk duyuyor ve suçluluktan kurtulmak için şiddet durumunu açıklayacak bir neden sonuç ilişkisi geliştiriyor. “Annem bağırmasa babam vurmazdı” “Babamın parası olsa öfkeli biri olmazdı” “Ben iyi bir çocuk olsam babamı kızdırmazdım” vs vs vs... Çünkü hiçbir çocuk hayran ve muhtaç olduğu ana babaya bakıp da, “benim annem/babam kişisel gelişimde zayıf kalmış, çatışma çözmeyi kimse ona öğretmemiş, varoluşu ile ilgili sıkıntılarını sahiplenememiş” filan diye düşünmez! Düşünemez! Çocuğun algısı, ‘annem babam bir davranış yapıyorsa o doğrudur’ yönünde olur.
Hele de sorgulamanın reddedildiği bir ortamda büyümüşse vay haline çocuğun. Yani ayıplar, günahlar, yasaklar rehber olduğunda aklın da ömrü kısa olur. Çocuk akıl yürütme yerine akla uydurmaya sığınır. Böylece şiddet mekanizmasının dişlilerinden biri haline gelir. Şiddete tanık olan ve/veya maruz kalan çocuğun sorumluluk bilinci zayıf, özdeğer duygusu düşük, sorun çözme becerisi gelişmemiş olma ihtimali yüksektir.

Evlenmek isteyen çiftlere mutlu bir evlilik için tavsiyeleriniz nelerdir?

Mutlu insanlar olabilmeleri. Mutluluğun kaynağını kendi içlerinde bulabilmeleri öncelikle. Kendiyle mutlu olamayan birinin biriyle ya da belli şartlarda yakaladığı mutluluk yüzeysel ve geçici olacaktır.

Kendinden mutlu insanların evliliklerinde mutlu olabilmeleri için önerim önce iletişim konusunda kendilerini geliştirmeleridir. Hem sözlü, hem sözsüz iletişimi kastediyorum. Çünkü birbirimizle kurduğumuz iletişim algılarımızı ve düşüncelerimizi şekillendirir.

Evlilikte bir diğer önemli konu sınırlar konusu. Evlenince yepyeni bir oluşumun parçası oluyoruz. O oluşumun çekirdeği nedir, etrafı neyle örülüdür, neler onu besler neler zarar verir, herkesin sorumlulukları ve o oluşumu tanımlayan değerler nelerdir? Bunlar mutlu bir evlilik için hayati önem taşıyan konular.

“Neden evleniyorsunuz?” sorusuna verilen, “çünkü onu çok seviyorum”, ya da “onun bana bakışını, teninin kokusunu seviyorum” türü cevaplar yeterli olmaz. Ortak değerler üzerine odaklanmakta fayda var. Birlikte neyi gerçekleştirmek istediğinizi bilmekte fayda var. Bütün bunlar için de sohbet içinde olabilmek ve sohbet içinde kalabilmek çok önemli. Benim danışmalık yaptığım çiftlere muhakkak sorduğum bir sorudur bu: “Sohbet eder misiniz?”

Karar vermekle sorumluluk almak başlar.

  Çift terapisinde izlenen yöntemler nelerdir?

Üzümcü'nün ilişkiler konusunda yazılmış iki kitabı vardır:
'Bir İlişki 50 Günde Nasıl Kurtulur?' ve 'Çeyiz Sandığı'.
İki kitap da Remzi Kitabevi tarafından basılmıştır.
Farklı yaklaşımlar içinde terapötik müdahale yapılabilir. Kimi davranışları hedef alırken, kimi düşünceler üzerinde çalışabilir. Kimi evliliğe bir sistem olarak yaklaşırken, bir diğeri sistemi oluşturan parçalara öncelik verebilir.
Ben kendi yöntemimi anlaşılır bir şekilde özetlersem, aşamalar şunlar:
Çifti tanımak, neyi sorun olarak tanımladıklarını anlamak, zihinsel ve davranışsal eğitim/ beceri kazandırmak, bu kazanımları günlük yaşama uygulamak, öğrenilenleri farklı alanlara adapte etmek/sağlama yapmak, misyon oluşturmak.

Önemli olan çiftlere sorunsuz bir alan yaratmak değil, kendilerini donanımlı hissedecekleri gelişimi sağlamak. Bizim bir sorunu aşamamış olmamız, onun aşılamaz olduğunu göstermez. Nasıl aşılacağını öğrenebiliriz ve asıl soru da o zaman karşımıza çıkar: Aşmaya ya da aşmamaya karar vermek. Karar vermekle de sorumluluk almak başlar. Kalıcı beceri kazanımları o noktada başlar.

‘Bir İlişki 50 Günde Nasıl Kurtulur?’ isimli kitabınızdan biraz bahseder misiniz? 

Bu kitapta çift terapisinin nasıl bir şey olduğunu okuyucuya tanıtmak istedim. Psikolojik danışmanlık, çift terapisi gibi kavramlar Türkiye’de nispeten yeni. Bu alanla ilgili tanımamaktan da gelen olumsuz önyargılar var. Hem çalıştığım alanı, hem de ilişkilerini geliştirmek isteyen çiftlere, terapiyi bir seçenek olarak tanıtmayı amaçladım. O nedenle de akademik bir tonda değil, bir öykü olarak yazdım. Evli ve iki çocuklu bir çiftin yaşamından 50 günü anlattım. İlişkileri çıkmaza girdiği bir noktada kaybedecek ne var ki? diyerek terapiyi denemeye karar veriyorlar. O süreci anlattım kitapta.

İkinci kitabım Çeyiz Sandığı da ilki gibi yine Remzi kitabevinden çıktı. Onda da evlilik öncesi bir çifti konu aldım. Mutlu bir evlilik için neleri önemsemeliyiz sorunuzun cevabını da, bir genç kadının babaannesi ile evliliğe dair sohbeti içinde o öyküde anlattım.

 80’li yıllarda İngiltere’de yaygınlaşan holiganizm ve artan şiddetin neo-liberal politikalardan kaynaklandığını okumuştum. Toplumsal altyapı ve üstyapıdaki dönüşümler bireysel saldırganlığı artırıyor mu?

Freud'un son günlerini geçirdiği İngiltere'deki  müze-evin önünde Ebru Tuay Üzümcü
Birey toplumdan bağımsız bir olgu değil. Birey, kimliğini, toplum içindeki kendilik algısı üzerinden tanımlıyor. Elbette sosyal ortam, kültürün aktardığı mesajlar, hangi değerlerin kutsandığı gibi konular şiddete geçit vermek ya da vermemek noktasında çok belirleyici.

Özellikle de kim olduğu sorusunun cevabını, kimlerden olduğu ile veren kayıp bireysellikler toplumu olan Türkiye’de bu durum daha da dikkat çekici. Batı’nın bencillikten yalnızlığa köprü kuran aşırı bireyselliği nasıl toplumsal sorunlar üretiyorsa, Doğu’nun bireye nefes aldırmayan feodal mentalitesi de benzer toplumsal sorunlara kaynaklık ediyor.

Değişimin farkında değilsek ve/veya değişimin istençli bir parçası değilsek, ya da değişime adapte olamıyorsak kaygılanır, hatta belki paniğe kapılırız. Böyle bir durumda ayrıca yabancılaşma da yaşarız. Bu dönüşümler içinde kendi anlamımızı üretemezsek kaosa sürüklenmemiz an meselesidir.


  Son yıllarda kişisel gelişimin ve kişilerarası iletişimin önemi vurgulanıyor ve bu yetileri geliştirebilmek için farklı farklı yöntemler öneriliyor. Sizin tavsiyeleriniz nelerdir?
Kişisel gelişim yaşamda seçtiğimiz bir istikamette ilerlemekle ilgili eylem halinde bulunmak demektir. ‘Armut piş ağzıma düş’ ya da ‘her şey kader kısmet’ gibi edilgen tavırların tersine, ‘yaşamımın sorumluluğu bana ait, öyleyse bu yaşamı önemli bulduğum değerler içerisinde yaşamak da benim vazifem’ demek. Yani sağlık önemli diyorum fakat her akşam dayanamayıp kızartma yiyorum ve fazla kilolarım var. Demek ki, söylediğim ve yaptığım arasında bir tutarsızlık var. Bu konuda gelişmek için sabır, irade, planlama, motivasyon gibi bir çok farklı konuda çalışmam gerekir.
Kişisel gelişim yaşama emek vermek ve kendimize değer vermek konusunda anahtar bir bilinçtir.

İnsan, sosyal çevre içinde diğerleri ile etkileşim halinde var olan bir canlı. Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa diye bir atasözümüz var. İşte bugün üzerinde önemle durduğumuz iletişim konusu bununla ilgili. Yani insanı hayvandan ayıran temel özellik bu. Eğer ailenizde kavga gürültü varsa, sokaklarda insanlar birbirine “hır”lıyorsa, devletler savaşa tutuşuyorsa henüz koklaşma aşamasından konuşma aşamasına geçememişiz demektir. Doğru iletişim zekanın ve vicdanın evidir. Doğru iletişim için sabır, merak, zeka, dikkat, sorumluluk, sevgi, empati gibi pek çok değer ve beceriye sahip olmak gerekir. O nedenle iletişim çok önemli bir yaşam becerisi ve kaliteli yaşam için de koşuldur.

Kişinin yaşam kalitesini artırmak için kariyer odaklı gelişimi hedeflemesine nasıl bakıyorsunuz?
Ebru Tuay Üzümcü program arkadaşı Polat Doğru ile birlikte
Yaşamın kalitesi dış bir nedene bağlandığında her zaman sorunludur. Çok para, başarılı kariyer, dikkat çekici bir eş, vefalı çocuklar, heyecan veren yarışlar vs vs. Kısaca ben hepsine skor diyeceğim. Bilgisayar oyununda yeni aşamaya geçmeye çalışır gibi. Müthiş oyalayıcı.
Bir dereceye kadar bunları istemek, bunları yapmakla ilgili bir sıkıntı yok. Ancak eğer ki, kariyerimde başarılı olmadan doyasıya mutluluk yaşayamıyorsam, ya da gönül rahatlığı ile bir günbatımında yanımda sevgilim olmaksızın keyif çatamıyorsam o zaman bunlar sorun yaratır.
Kısaca yaşama kalite katan şey yaşamla ilgili algımızda saklıdır. Hangi algıdır bu diye sorarsanız, iki temel unsuru belirtmek isterim: Kendimizle barışık olmak ve öğrenen insan olmak. O zaman insan skor peşinde değil aydınlanma peşinde koşar. Çünkü öğreneceklerinden korkmaz, farkındalıklardan kaygı değil coşku duyar. İç huzuru, kendiyle barışık olmak, süreç bilinci içerisinde davranmak skordan çok oyunun anlamlı bir parçası olabilmekle ilgilidir. Yani, Hegel’in de dediği gibi “doğru insan kendi emeğinin bir çıktısıdır”.


  Her yaşam kendi hikayesini yazabilme potansiyeline sahiptir.

Sizce hem toplumsal hem de bireysel şiddetin önünü alabilmek için yapılması gerekenler nelerdir?
Ebru Tuay Üzümcü TRT Okul kanalında yayınlanan “Kendimi Tanıyorum” adlı kişisel gelişim programını eğitmen Polat Doğru ile beraber 2010 yılından bu yana hazırlayıp sunmaktadır.
İnsanların paylaşım alanlarını artırmak ve kişisel gelişim konusuna değer vermek gerekli. Ben psikolojik danışman olarak bir okulda çalıştığımda, iki ders koymuştum programa. Biri toplum için hizmet, diğeri de münazara. Bu iki konunun kişisel gelişimin çok geniş bir alanında bireye kazanımlar sunduğuna inanıyorum. Toplum hizmeti, mahallenizde çöp toplamak da olabilir, bir huzurevini ziyaret etmek de. Bir hayvan barınağında çalışabilir ya da sivil toplum örgütleri ile ilgili çevrenizdekilere tanıtım yapabilirsiniz.
Bu yolla kişinin hem kendini, hem kendinden başka olanı tanıması fırsatı doğuyor. Hiç tanımadığı birinin yaşamına, ya da üzerine düşünmediği bir duruma tanıklık edip, karşılıksız bir hizmette bulunmak kişinin vicdani sorumluluklarını ya da bazen vicdani eksikliğini fark etmesini sağlıyor. Biz olabilmek adına değerli bir deneyim. Biz olan yerde zaten şiddete varmaz anlaşmazlıklar. ‘Benim dediğim olacak!’ tavrı karanlık bir zindan gibi gelir insana. Bizim için en doğrusu, benim mutlu olacağım ve aynı benim gibi senin de mutlu olacağın her neyse onu bulana dek arayacağız fikrine adeta iman edilir. Çünkü biz bilinci olan yerde senin derdinin tasası bana, benim derdimin tasası sana düşer.
Münazara dersini biraz farklı dizayn etmiştim. Her konu iki sefer münazara ediliyordu. Taraf olan grup ikinci turda karşı, karşı olan grup ise taraf oluyordu. Böylece çok boyutlu ve fikri sabit edinmeden esnek düşünebilme ve empati becerileri üzerine çalışıyorduk. Bu çalışma farklılıklar karşısında kaç ya da saldır tepkisinin ötesinde, - sabırla dinle, - çok yönlü düşün,   - saygılı bir tavırla sorgula, - akıl kullanarak üret, - anlaşılır ve etkili bir tarzda ifade et gibi zihin ve karakter gelişimini destekliyordu. Yani insan olabilmenin ön koşulu olan konuşarak anlaşmak konusunda eğitim alanı sağlıyordu.
Bir de tabii bireysel olarak kendi yaşamımızdan şiddeti çıkartmak konusunda sürekli bir gayret içinde olmamız kritik önem taşıyor. Kızınca bağırmamak, küfür etmemek, vurup kırmamak gibi. Öfke kontrolü ve rahatlama tekniklerini öğrenmek gibi.
Ayrıca yanlış bir davranışta bulununca bunun sorumluluğunu almamız, özür dilemeyi bilmemiz hep gelişim yönünde olumlu adımlar olacaktır.

Şiddetin yumuşaktan gergine ilerleyen ve patlama ile sonuçlanan yapısını bilmek de yardımcı olur. Her patlamayı doğal olarak rahatlama takip eder, çünkü korkulan o kötü zaten yaşanmıştır. En kötüsü geçmiştir. Bu nedenle tekrar olmayacak umuduna sığınır insanlar ve şiddetin kısır döngüsü içinde devinip dururlar. Hele de toplum şiddeti normalleştirmişse. Hele de sosyal ve ekonomik olarak kişinin dayanakları yoksa, geriye sığınılacak tek konfor alanı kalır. O da, her zaman da o kadar kötü olmayan tanıdık düzen. Film hep aynı film, oyuncular değişir durur. Halbuki her yaşam kendi hikayesini yazabilme potansiyeline sahiptir. Eli kalem tutan herkes için.


Ebru Tuay Üzümcü - MFT (İlişki ve Aile Terapisti)

  
Ebru Tuay Üzümcü, 1973'de doğdu. Erenköy İlkokulu ve Cağaloğlu Anadolu Lisesi'ndeki eğitiminin ardından Marmara Üniversitesi'nde Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık okudu. 

Mezun olduktan sonraki üç yıl iletişim psikoloğu Doğan Cüceloğlu'nun kişisel asistanlığını yaptı. İnsan İnsana adlı şirketin kurucularından oldu ve iletişim, etkili yaşam, takım çalışması gibi konularda seminerler verdi. Cüceloğlu'nun bursu ile ABD'de Kaliforniya Eyalet Üniversitesi, Fullerton kampüsünde aile ve evlilik terapileri konusunda lisans üstü eğitimini tamamladı. Yine Kaliforniya'da şiddete maruz kalmış kadın ve çocuklarla çalıştı ve aile içi şiddet konusunda uzmanlık eğitimi aldı.

2001 yılında Türkiye'ye döndü. Uluslararası bir okulda psikolojik danışman  ve ardından ICC'de (International Children Center) aile terapisti olarak çalıştı. 2009 yılında Newport Üniversitesi Kadıköy kampüsünde aile terapileri ve cinsel davranışlar konularında ders verdi. Çeşitli yayın organlarında yayınlanmış makaleleri ve söyleşileri de bulunan Üzümcü'nün ilişkiler konusunda yazılmış iki kitabı vardır: 'Bir İlişki 50 Günde Nasıl Kurtulur?' ve  “Çeyiz Sandığı”. Her iki kitap da Remzi Kitabevi tarafından basılmıştır. 

TRT Okul kanalında yayınlanan “Kendimi Tanıyorum” adlı kişisel gelişim programını eğitmen Polat Doğru ile beraber 2010 yılından bu yana hazırlayıp sunmaktadır.

Ebru Üzümcü halen terapist olarak Suadiye’deki ofisinde çalışmakta, ayrıca çeşitli sivil toplum örgütlerinde de gönüllü çalışmalara katılmaktadır.

İngilizce, Almanca, İspanyolca bilen Ebru Üzümcü oyuncu Levent Üzümcü ile evli ve iki çocuk annesidir.

Kişisel web sitesi:


İlgili Yazılar

Hiç yorum yok: